İYİ Kİ DOĞMUŞSUN BERKİN, CANIMIZ…

Yürek yarası, ilkokul 3. sınıfta yazdığın şiirde demişsin ki; “Yardımlaşmayı severim. / Hediye vermekten hoşlanırım. / İşsizlik canımı sıkar. / Yardımlaşmayı severim. / İşsizlik canımı sıkar”. Jale öğretmenin de bu şiire pekiyi notu düşmüş… Dokuz yaşındayken yardımlaşma, hediye, işsizlik nereden düştü aklına? Bazı çocuklar erken büyür elbet. Ülkü Tamer de her ne kadar senin kadar usta şair olamasa da şunları dizelendirmiş; “14 yaşın dikenine katlanmış. / Göz ucuma karıncalar toplanmış. / Kurşun gelmiş kaşlarımın üstüne. / Alın yazım okur gibi saplanmış”. Sana isabet eden kurşun değil, kirli bir elin tetiğini çektirdiği gaz kapsülüydü. Tetikçi halen patronları tarafından koruma altında o ayrı Berkin’im. Zulmün iktidarı, senden daha büyük ağabeylerinin direnişine, “terörist eylem” yaftası takabiliyordu. Ama senin fırından ekmek almaya giderkenki vuruluşunda asıl terörist bir kez daha deşifre oldu. Keşke o ekmek eve götürülebilseydi cancağızım… Ama şundan eminim ki; suç sende değildi. Ekmeğin ve Berkin’in yani ülkenin düşmanı vardı sokakta.

O gaz kapsülünü satan da, alan da, kullandıran da, kullanan da hayatın ve halkların en büyük teröristidir Berkinim. Korku dağları aştı. Yüzlerce TOMA, yüz binlerce biber kapsülü sipariş ettiler tüccarlara. Güvenpark’ta Başbakanlık binası yedi çarpı yirmi dört saat, halka ait bin dönüm alanda işgal edilerek koruma altına alındı. Futbol stadyumlarındaki tezahüratları dahi terör suçuna sokmaya çalıştılar. Deniz gözlükleri, baretler, saksafonlar, gitarlar suç aleti sayıldı; senin tetikçini dahi yargılamaktan yoksun bırakılmış mahkemeler tarafından. Direnişte toprağa düşen ağabeylerini sana söylememe gerek yok. Onlar yanı başında sana hayat sunmaya çalışıyorlar zaten. Biliyorlar ki; uyanacak olan Berkin ile hayat daha güzel olana ve direnişe yatkın olacaktır. O yüzden uyanmakta sonsuzluk var, martı kanadında mavi gökleri kucaklayan güzel çocuk.

Bazen hiç tanımadığın insanlar ve yerler için yazar ve söylersin. Ama sen çok tanışsın, vurulduğun Okmeydanı ve tetikçiler de… Bir evlada yazıt gibi kabul eyle. Sen uyanınca bunları daha detaylı paylaşmayı umut ediyorum evlat. Sana söz, çocuk yerine de konmayacaksın o esnada. Zaten sen erken büyüyenlerdensin, gaz kapsülü yiyenlerdensin. Bir uyanışın yeter. Hissettiğini biliyorum. Sen uyanmazsan zaman tamamlanmamış kalır. Mısır’ın Firavun’ları, Nil nehri kıyısında hükümranlık sürer. Kırlangıçlar bu mevsimde yuva yapmaz, öksüz kalır bahar. Az kaldı bak, sarı papatya iklimine. Kışa girdik, ama bahar seni bekliyor tüm renkleriyle çocuk…

Yer altındaki yanardağ patlamasını hissedenler, yer üstünde fırtına gibi eserler. Bu nedenle evlat, Prometheus’un ateşi; gaz kapsülünün başta ve yürekte yarattığı ölüme yakınlaştırma halini kabul etmez. Onlar ölüme yakın olduğu için, sen ise hayata yatkın olduğun için direnme halindesin. Teslim olmayışın da bundan kaynaklı olsa gerek. “Gelecek planları yaparken, başıma da bu da mı (gaz kapsülü) gelecekti” sorgulaması için henüz geç değil gibi! Ateşi tanrılardan ve tiranlardan çalmanın erdemini bekliyor uyanman için. Daha doğrusu o muzaffer anı seninle paylaşmak istiyor ülke yurtseverleri. Bu dahi çok soylu bir gerekçedir uyanmak için…

Berkin, canımın içindeki canım, 15. yaş günün bugün. Bakma bizim kederli gibi görünüşümüze. Soğuktandır, zamlardandır, kuş kanadındaki yaradandır… Ama bizler hazırız. Senin yaş günün için buradayız zaten. Okmeydanı’ndaki hastanesinde bugün yürek tutulmamız yaşanacak. Derin nefes al ve çek içine… Direnişte ölümsüzleşen Ali İsmail, Mehmet, Ethem, Abdullah, Medeni, Mustafa ağabeylerin için de doğuş günü olacak; senin uyanışın… İyi ki doğdun Berkin… Nice yıllara aydınlık gelecek. Gözlerinden ve yüreğinden öper ülkenin boyun eğmeyen direnişçileri.

SİTTİR EFENDİM SİTTİR…

Eşinin iktidarın başı vakti zamanın birisinde Özer Uçuran Çiller Marmaris’te arkeolojik sit karakteri taşıyan bir arsayı doğal site dönüştürüyor. Özellikle gazeteci Sadet Ergin’in birikime dayalı katkı ve aydın sorumluluğu ile üzerine gittiği bu vaka ülke kamuoyunda hak ettiği yeri almıştı. Hatta Tansu Çiller’in popülaritesi yitmeye, oylarda yitirilmeye başlanmıştı. Özer Uçuran Çiller bu bir kere coşmuş ve uçmuş. Tutabilene aşk olsun. Aşk olmazsa meşk olsun çizgisindeki Çiller’e yakın kesimler de tutamıyor beyzadeyi. O zamanki adıyla DYP’nin kurmayları “Bu iş bize zarar veriyor, vazgeçin Özer bey” diyorlar. Hazretten tek yanıt “Iııhh”.
Şimdilerde piyasa değeri ve profili oldukça düşük olan Engin Ardıç’ın son kullanma tarihi henüz geçmemişti. Star Tv’de program yapıyor. Özer Çiller’i ikna görevi canlı yayında ona verilmişti. O da kan, ter içinde bu konuda Özer Çiller’i ikna etmeye çalışıyor. Programın sonuna doğru artık patlıyor Özer Çiller’e. Şöyle çırpınışın dudaklardan çıkan son ifadeleri “Sittir efendim sittir orası”. Özer beyefendi de tatlı bir tebessüm gönderiyor Ardıç’. Öyle bir tebessümdü ki; Ardıç’ı öpse daha iyiydi. Demir Lady Tansu, o programı izlediyse akşam evde çıkar diye düşünmekten alıkoyacağı durumlardı o saniyelere sığan. Özer bey efendinin o dönem ki sadık hizmetkar Ardınç’tan çok şey öğrendiği yıllar sonra ortaya çıkacaktı:
Gazeteci Cansu Çambel: Başbakan Erdoğan’ı beğeniyor musunuz?
Özer Çiller: Çok beğendiğim yönleri var. İnanılmaz vefalı. Benim kişisel tecrübem yok. Annesi vefat ettiğinde gittim bir kere elini sıktım. Orada iki kelime konuştuk, onun dışında konuşmuşluğum yok.
Bir kere el sıkmaktan, iki kelime konuşmaktan “inanılmaz vefa” çıkaran beyefendinin bu konuda özel bir ders almasına gerek yoktu. Müsveddelik içinde kulaç attıkları bataklığın ana harcıydı.
Benzer bir duruma denk düşer mi bilmiyorum? Gümbet Değirmenler Burnu’nda bir rezalet Bodrum’un içini kanatarak, tarihe saygısızlık yapılarak yürüyor. Olay mahalli Bodrum’lu bir aileye ait arsa. Arsa tarihi değirmenlerin burnunun dibinde. Yerli aile yıllarca uğraşıyor oranın SİT karakterinde bir oynma yapamıyor. Ne zamanki arsalarını Kadri Emrağ isimli, (Kendisi Emine Erdoğan’ın akrabası aynı zamanda) mütaite veriyorlar o zaman arsanın SİT derecesi düşüyor. Buda imar, rant demek, talan demek, tarih yağması demek. Şimdi First Lady Emine hanımın akrabası Kadri Emrağ arsaya ortak olunca ne değişti o arsanın yapısında. Tsunami mi koptu, deprem mi oldu, ne oldu da arsa da bu değişiklik oldu. Bodrum Belediyesi ile Çevre Ve Şehircilik Bakanlığı aynı sorumluğa sahip bu noktada.
Kadri Bey hitabeti eniştesi Tayyip Erdoğan’dan öğrenmiş. Çokta pişkin, diyor ki; “Oranın sit kararında bir değişiklik yok”. Orayı güzelleştirecekmiş, taş evler yapacakmış, teraslandıracakmış. Oooo Kadri bey maşallah! Bodrum’un tüm SİT alanlarını ; değişiklikler yaparak, şapkadan tavşan çıkararak emrinize amade etmeyen vatan hainidir. Ama Kadri Emrağ Bey “SİTTİR EFENDİM SİTTİR”…
Bodrum bu yağmadan zaten nasiplenmişti. Ama büyük tehlike geliyor. Hazine arazileri, ormanlar, arkeolojik nitelikler taşıyan alanlar daha ciddi hedefler haline geldi. Bodrum tercihini yapacak. Ya teslim, olacak ya da bu acımasız saldırıyı püskürtecek. İlk seçenek gerçekleşirse zaten Bodrum, Bodrum olmaktan çıkacaktır. Direniş sadece Bodrum’a değil, aynı zamanda ülkeye karşı ertelenmez bir sorumluluk ve ahlaki tercihtir. “Bodrum’dan Başka Bodrum Yok”. İkinci bir Bodrum olmadığına göre, ülke insanını bu biricik değerinden yoksun bırakma lüksümüz de yok… Şimdi Bodrum’da hazine ve orman arazilerimize göz koyanlara “Yağma yok”, tarihsel, kültürel değerlerimize imar saldırısında bulunanlara da “SİTTİR EFENDİM SİTTİR” deme zamanıdır.

GÖZALTINDAN NOTLAR…

Yılın son ayının ilk günü teşrif edecekti padişah Milas’a. Ortada bir sorun vardı. Muteber bir karşılama gerekliydi. Resmi devlet erkanı ve kırmızı halı serme meraklısı sivil unsurları “Padişahım çok yaşa” deme hazırlığı içersindeyken, yurtseverlerde “Padişah defol” ültimatomu verecekti. Yapılan keşif akabinde hazretin konuşma yapacağı kürsünün karşısındaki otel binasının terası uygun bir alan olarak belirlenmişti. 25 metre uzunluğunda, 4 metre eninde pankartta hazırlanmıştı. Padişaha “Defol” deniyordu pankartta. Devleti alliye haberdar olmuştu öbür tarafın yani bizlerin karşılama hazırlığından. O uğurlu günde uğurlama girişimine yüksek tedbir alındı. Üç tırla polis barikatı getirildi. Mavi demir bariyerler mitingin yapılacağı Atapark’ı çevirdi. Anladık ki; işi büyütmüş erkan. Cumhuriyet gazetesi Ege bölge sorumlusu ve köşe yazarı Serdar Kızık dostumun, Milas’ta ki fena halde gerilimli bu mitingi kasd ederek “Korku dağları aşmış” başlıklı yazısında tespitleri çok doğruydu.  Zaten bizler de korkuyu diri tutma kararı almıştık. Sonuçta ortada ne sahipsiz bir memleket, ne de köpeksiz bir köy vardı.  

Bir gece öncesinden rücu ettiğim Milas’ta resmi hareketlilik başlamıştı. Akşam saatleri misafiri olduğumuz evin etrafı beş sivil otosu tarafından çevrilmişti. Yemek sonrası çevirmenin ekip şefine, “Şimdi biz içeride rakı içeceğiz, siz sabaha dek burada bekleyeceksiniz. Devrimci vicdanım buna el vermiyor. Rahat olun. Bu akşam bir şey olmayacak. Sabaha dek burada beklemenize gerek yok” dedim. Şefte “Bizim elimizden gelen bir şey yok. Verilen talimat budur. Ayrılamayız şüpheli mahalden” dedi. Artık geceden kurulan güzel bir dost sofrasının, sabahının nelere gebe olduğunu kestirmek için kahin olmaya gerek yoktu.

Sabah oldu. Gökyüzü ve yeryüzü en gri tonuna renk tutmuştu. Milas garajına gittiğimde ise, yüksek tansiyon peronlar dışına taşmıştı. Suç aleti elime ulaşmıştı nitekim. Telsiz sesleri, otobüs hareket saatleri anonslarını bastırıyordu. Cep telefonumdan “Beni gözaltına alacaklar. Gelmeyiniz” mesajını geçtim cep telefonumdan dostlarıma. Milas garajını terk etmemle birlikte karar verildiği gibi gözün altına alınmıştım. Polis şefi sordu; “Elindeki ne” diye. Bende “Pankart” dedim. “Ne yazıyor” merakına, “Padişah defol” yanıtını verdim. “Kusura bakmayın sizi gözaltına alıyoruz” sonlaması sürpriz bir izah olmamıştı zaten. Pankartımızla beraber emniyetin Akkent polis karakolunda bitti trajik yolculuk. Olay yeri inceleme ekibinin pankartın fotoğrafını çekmesi gerekiyormuş. Pankart koridora uzun geldi. Emniyetin önünde çekelim dediler. Uyanık bir TEM komiseri bizi de propagandaya sokarlar uyarısında bulundu. Sonuçta parça parça fotoğraflar alındı iki kelimelik pankarttan. Parçaları bilgi işlemden gelen iki kadın polis birleştirdi. Niye Akkent’e götürülmüşüz? İki birimi var Milas emniyetinin birisi merkez, diğeri ek birim Akkent. Merkezde gözaltı dikkat çeker diye, Akkent üs tutulmuş.

Milas Cumhuriyet Savcısı Ömer Karabulut salıvermemi emretti Milas polisine. Milas emniyeti Muğla’yı aradı. O da doğal olarak valiyi. Vali Güvençer’in talimatı “Başbakan gidene değin Ayhan Karahan bırakılmayacak” oldu. TEM müdürüne hangisi geçerlidir? Sorumun geri dönüşü “Elbette ki valinin” oldu. Padişah saat 17.00’da terki diyar eyledi. Benim ve diğerlerinin zorunlu misafirliği ise 17.30’da son buldu. Bir başka anekdot. Her değişik bölgeden gelen polis ekibine, farklı yerlerin güvenliği verilmiş. Erzurum’dan gelen ekibe de, padişahın ve havada koruma yapan 10 polis helikopterinin ineceği Milas Şehir Stadyumu’nun güvenliği düşmüş… Anons: “Erzurum’dan gelen arkadaşlarımız Milas Şehir Stadı’nı bulamıyor. Milas’ta görev yapan bir polis arkadaşımız onlara refakat etsin”. Erzurum’dan gelenler Milas’ta toplu halde kaybolmuştu anlaşılan.

Özel firmaların ve Milas belediyesinin tüm minibüsleri polise tahsis edilmişti o gün. Çünkü dışarıdan yani; Erzurum’dan, Aydın’dan; Antalya, Burdur, Denizli, Isparta’dan 3000 polis sevk edilmişti Milas’a. Milas, Milas olalı böyle bir zulüm görmemişti. Eylem olacağı şüphesi ile 56 kişi gözaltına alındı. “Ya kendimi anladım da bunları niye gözaltına aldınız” diye sordum. “Senin yüzünden. Milas’ta büyük eylem yapılacak duyumundan sonra, şüpheli görünen herkesin gözaltına alınması talimatı verildi” dedi görevli arkadaş. Telsiz anonsu: -Dışarıdan gelen arkadaşlar tuvalet ihtiyacını gideremiyor. Pazar olduğu için çoğu kapalı herhalde. Bu kapalı tuvaletleri nasıl açtırırız? –Müdürüm belediye levazım işlerini mi arasak? – Salak onlar alt yapıya bakar. –Anlaşılmıştır müdürüm.

Gözaltına alınanlardan 16 yaşındaki Emre, orada beni yalnız bırakmayan arkadaşlarımdan Barış’a “Abla ben niye gözaltın alındım” diye sordu. Barış’ta “Ablam sen nasıl gözaltına alındım” karşılığını verdi. Emre “Abla ben dershaneden çıkıyordum. Polis “Elinde ne var diye sordu. Ahmet Ümit’in kitabı var dedim. Onu aldılar. Öbür elinde ne var dediler. Kalem dedim. Onu da ver dediler. Sonra buraya getirdiler” özeti çıkardı yaşadıklarına dair. 75 yaşındaki Hilmi Karaoğlan amcamızın yaşadıkları daha da dramatikti. Çok sinirliydi elinde pazar arabası ile gözaltı mahalline getirildiğinde. Görevli bir polis sordu. “Amca seni niye gözaltına aldılar”. Hilmi amcadaki yanıt; “Pazara gitmek suçum. Pazar arabası da suç aletim”. Bize de dönerek “Çocuklar yengenizi de gözaltına aldılar galiba. Yanımdaydı. Bir anda kayboldu. Ama buraya getirmediler. Başka karakola götürdüler sanırım” hayıflanması tebessümümüze hasıl oldu. Gene Milas postanesinin önünden bir şüpheli gözaltına alınıyor. Ama onunki yarım bir gözaltı. Şüphelinin gözlerinin görmediği yarı yolda anlaşılınca minibüsten indiriliyor. Gözaltı için demek ki; gözlerin görme şartı varmış. Polis yaptığı işten utanmıştı. Görünen köy ise kılavuz istemiyordu. Onuncu köye yolun ırak olmadığı ise aşikardı. Özet: “Boyun eğmemek memleket hayrına bir duruşmuş”… 

GÜLİSTAN…

Dudaklarımda tuzlu bir ıslaklık var. Gözaltlarım da ise saati işlemeyen ölü bir deniz vakti… Geç algıladığım ise yaşam içerisinde yürüyen emanet vakitler. Göster, yaralarından öpeyim ey yar! Gül benzin iyileşecekse eğer… Kabuk bağlamayan yaraların, çürüyen yanımdır. Şimdi sana bir şal gerek. Çabuk üşürsün biliyorum. Kış geliyor ve küçük kuşlar daha erken ölür soğuktan. Gökyüzünün ve kent yüzsüzlüğünün ufaldığı bu zamanlarda, senin için daha fazla üşür zaman. Biçimlerin içeriği, zamanın da ötesindedir artık ey yar. Zamanın ötesindedir, isimler ve duruşlar. Bırak!!! Bulutlar iç içe geçişsin. Belki; şimşek çakar, yağmur dudağımdaki tuzu alır. Belki de çocukluğum olur o yağmur. Nereden bileceksin?

Yeni baştan koyu karanlıkta seyredecek, gece yolculuklarının arifesindeyim. Zemheriden çağırıyordu, gecenin sözcükleri ve sessizlik. Gecenin içerisinde dönerken, yalnız ve belirsiz bir yüz dokunacak belki de tenime. O yüzü okşayıp zamanın ve mekanın ötesine yol alacağım belki de ey yar. Dört mevsim baharı yüreğime koy; öyle sabit mesafeler kat edeyim, sessiz ve sonsuz yolculuğumda diyeceğim belki de o yüze. Eminim ki; ölülerimizin sureti düşecek geceye. Pusulam olacak. Gülistan’ın solduğu memleketlere yol haritam olacak geceye düşenler. İdeolojik bir gülümsemeyle, ölülerimizi ruhumda taşıyarak geceye yürüyeceğim. Senin nehrine beyaz bir leke düşürmeyeceğim bu kırmızı gecede. Asırları deviren ve yanıta ağlayan sorular sormayacağım sana. Ütülenmiş, tütsülenmiş ve katlanmış bir hayata benzer, hiç beklentim de olmadı. Biliyorum ki; kapıyı çarpıp çıkmam hikayenin sonu olurdu. Anla bu yüreği… Anlamasan da olur. Kış gelir üşür bu yürek, ama baharın gelişi de sonsuzluğa ertelenecek değil ya!

Bilir misin ey yar? Gülistan kardeşi yerine öldürülen birisiydi. Ben seni sevmek gibi mühim işlere kalkışmadan önceki zamanlarda katledildi. Hani çocuklar susar ya; babaları ya da anneleri öldüğünde. Zaman sustu… Bir karanfil kokusu sıktı durdu, zamanın göğsünü. Nefes alma ey hayat! Gülistan kaçıyor avuçlarından… Toprak, bakır, su, güneş. Yüzünü gökyüzüne çevir. Gülistan son nefesini veriyor. Ey tarih!!! Dön o zamanın üzerine, yüzleş ve utan. Oysa o ablası yerine öldürülmüştü. Unutma ki; her tebessümüm onun yokluğuna ağıttır. Bu gece Kürd’üm Gülistan. Yarın Ermeni, sonraki gün Süryani, daha sonraki gün Çingene. Belki daha daha sonraki günde ölürüm. Ölsem de gam yememenin türküsünü bilir misin Gülistan? Bahara bir çeyrek kala, hüzünlü olur raylarda, mavinin adalete ulaşılamayan menzildeki tonu.

Katliam gecesine değin nazlı yaşamıştın oysa hayatı. O gün ortasından sonrasını, hayal etme şansı dahi tanımadı infazcılar sana. Gülistan; töreleri batsın, aşiretleri gün yüzü görmesin…  Ey yar dert etme sende; fikrimizin ince gülünü. İnce yüreğini kuş kanadına takma. Gülistan çok üzülür sonra bilesin yar. Peki adların ve huyların dünyasına, Gülistan’sız nasıl gideriz ey yar? Son bahar geçiyor, Gülistan’sız ve yapraksız bitiyor zaman. İçim dışıma vuruyor ama, kimse de yok ki; dışarıda ey yar. Begonvillere bakarak ve unutmayarak; sol yanıma düşürdüğün kederi, sayarak çoğalmakmış biraz da hayat. Nasıl olsa her keder eksilir sabırla ve saflıkla doldurularak. Kirpiklerinin arasına çekilen ise, kumsalda dalgalarla sürüklenen düş zamanıdır artık…

Gülistan’ın soyadı da Gümüş idi ey yar. Suçu berdelle evlendiği adam sanılana erkek evlat verememekti. Berdelin bedelini hayatıyla ödedi Gülistan. Erkek kardeşi de içinde olmak üzere, adam sayılan sekiz iki ayaklının kurşunları değil, atfedilenler zaten öldürmüştü Gülistan’ı. Töreniz bin kez daha batsın, aşiretiniz milyon kez gün yüzü görmesin. Namus, erkek çocuk doğuramamak, 12 yaşında evlendirilmek, yalnızlık, korku, kaçmak, öldürülmek, 20 yaşında çürüyen buğday tanesi olmak… Bu bereketli topraklar Gülistan’ın kanını kabul etmiyor, görelim diye. Bodrum’un mavi karanlığı da en koyu mevsimini yaşıyor. Gülistan saklansın, can bedenden ayrılmasın diye. Tarihin babası Heredot haykırıyor Bodrum’dan, “Töreniz batsın”…

 Gülistan isminin sonu gibi “Gümüş bir aydınlık” sunmayı bekliyor; Gülistan’ın kader yoldaşı olma ihtimali olanlara, hayata ve insan olana. Korkuyla çeyiz sandığının içersine saklanıp, cinayete kurban edilen bir gelecek tarihe elbette utanç abidesi olarak işlenecek. 2006 Temmuz’unu, Diyarbakır’ı, Çınar’ı, Alatosun beldesini, Sırımkesen köyünü unutma ey yürek! Bu kalp adaletsizliği unutmaz. Eğer unutursa et parçasına dönüşür. Dolunay parçası Gülistan’ları, gündüzlerle buluşturma zamanı geldi de geçiyor oysa… Dudaklarımdaki tuz halen kurumadı nedense.  Şimdi yağmurda ıslanma zamanıdır, arınmaya beş kala öncesinde…     

ATEŞ HIRSIZLARININ İSYAN ZAMANI…

Yoldaşımın yüreği yırtılmıştı ve ben onun yüreğinden akan gülün kokusunu alıyordum. Günlerdir kuraktı bu topraklar demek ki bereket için kan lazımmış. Dağlardaki uzak yerlerdeki: çıplak düzlüklerin üzerinde, yoldaşıma selam meli keklik kanadında iletildi. Kanlı kurt sofralarına teslim olmak yakışmaz, ceylanlarla yarışmak düşerdi Munzur evladına. Kan ile yoğrulsa da bu toprakların ruhu ve hafızası vardı. Her an işgalci düşmanın gözüne düşmeye hazır sıcaklık kor kıvamında. Bedenimin her bir ucunda ipe asılmış ve infaz edildikçe çoğalan bir eşkıyalık hüküm sürüyor. Rüyanın ölüm ve korku ufkunda yasaklandığı, en son düşüncenin ise ertelendiği zamanın çocukları hiçbir acıya gözyaşlarını teslim etmediler.
Vicdanlarını kimsesizler mezarlıklarına ve ölüm kuyularına gömenler, kirli ve kesif hayatlarını cüzdanlarının arasına sıkıştırmışlardı. Anadolu denen bu ulvi topraklarda her dikili taşın Şahide’ye sayılması, hiçbir gecenin koyuluğunun örtü olamayacağı denli çıplaktı. Açık hava mapushanesine dönüşen ülke, artık bir öfkeyi uğulduyordu. Fırtına ise öfkeye eşlik etmekte ve yol, kıyı, tepe aştırmakta hiçte dingin kalmıyordu. Yorgun şehirler ise panzer sesleriyle güne uyanıyor, solunan gaz ile ihanet tıkanmasını yaşıyordu. Kutsanan her çile yaşanan günden sonrasının biraz daha büyüyen ve büyüdükçe korlaşan öfkesi oluyordu. Gecenin kuytuluğunda üşüyen eller ateşin rengini alıp, umudun ve direnişin türküsüne tempo tutuyordu. Artık türkünün notaları gez, göz, arpacık okuyordu. Kan uykusunda insanlığın aldan farklı bir rengi olamazdı artık. Kaldırım taşlarının altı kumsaldı ve kumsalı denizle buluşturmak gerekliydi.
Dost dili ve kokusu adeta susanan insanlık çağrısıdır kentte artık. Bizim buraların Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat’a diyor ya “Azra hani sana ‘Bir bardak su ver.’ diyorsam, bu susadığım için değil; sana seslenmek içindir”. Bazen de susarsın ve gökyüzünden düşecek iki cemreden medet umarsın. Ama bulutların acelesi vardır ve maviye çalar tekrar gökyüzü. Doğa ana esirgemez rahmetini senden. O an Dicle ile Egenin, Porsuk ile Çoruh’un, Kızılırmak ile Fırat’ın randevulaşma zamanıdır. Kuraklıktan dudağı çatlamış ülkeye can suyu taşımak için, kardeşlik sofrasına akar o anda tüm nehirler, denizler, ırmaklar, dereler… Ve sen bir kez daha inanırsın yaradılışın sudan mütevellit olduğuna. Öyle ya su yoksa hayatta yok. Toprakta lazım yaşamak için. Ama kent tiranlarının toprağı ve suyu bir araya gelince kanlı bir çamur deryası akıyor ülke insanın üzerine. Adına da “Doğal felaket” diyorlar resmi söylemde daha sonra. Oysa felaket onların kalıplarının, statükolarının harcında ve adalet terazilerinin eşit durma ihtimalsiz kefelerinde yer alıyor.
En güzel bağ bozumlarının kırmızı şarabından tadanlar bilir; Toroslar’da iki bulutun çarpışmasının yarattığı enerjiyi. Dağ sarsılır, yer sarsılır, gök sarsılır, kardelenler sarsılır. Mandalya, Gökova köpük köpük pamuk tarlasına evrilir. Gökyüzünün en parlak ve mağrur yıldızı kayar, Cudi’nin semalarını yol bellemiştir. Artık fırtına öncesi bitmiş, yeni bir doğum sancısı yaşamaktadır hayat. Yani “Tarihte son sözü direnenlerin söyleyeceği” anın arifesidir. Ateşi tanrılardan almanın, Promete olmanın müthiş bahtiyarlığındadır artık erdem. Ateş hırsızları kayıp zaman düşlerini, karanlığın her bir kuytuluğuna serpmektedir gayrı. Ateş hırsızları Büyük İskender’in Asya topraklarına acı, kan, gözyaşı, yağma ve işgal götürmek için geçtiği Myndos Kapısı’ndan da geçecekler. Bodrum’daki Myndos Surları’ndan, Diyarbakır Surlarına yol var diyecekler.
Prometeus tanrıların tanrısı Zeus’dan ateşi çalmadan önce içindeki sesi dinler ve şunları duyar:
“Tepede yanar ateş/Kan kadar kızıl/Kin kadar sıcak/İntikam kadar tutkulu/öfke dolu/Ve beni çağırıyor/Ben gidiyorum/Çünkü biliyorum kaderim budur:/İsyan etmek/Ateşle bilgeliğimi pişirmek/Ne öfke dolu zincirler/Varoluşuma ihanet etmeme neden olur/Ne kızgın tanrılar”. Olympos Dağı’na omzunda insanlığın umut ve sabırla yoğrulmuş, özgürlük tutkusunu sırtlayarak çıkar. Ateşi Zeus’dan alan Prometeus ölümlülere tanrıların ne denli acz içersinde olduğunu da göstermişti. Kaderi isyan olanların Prometeus’dan devraldıkları ateşi söndürmeye hiçbir panzerin basınçlı suyu yetmez.
Padişah bozuntusu Erdoğan’ın, doğrudan yönlendirmesi, azmettirtmesi ile işlendi cinayetler. Ethem, Ali İsmail, Mehmet, Abdullah olur ölümün adı. Ölüm artık Gezipark’tır, yaşamda… Erdoğan’ın namlusundan çıkan mermi, Gülsuyu’na bulaştırdı kanı. Zikir halindeki AKP’ye çok yakıştı uyuşturucu çetesi ile işbirliği. Ölümün adı bu kez Hasan Ferit idi. Hastanede Hasan Ferit Gedik’in gömleğini çalmışlar, faşizmin beslemeleri. O gömleği bulacağız. O gömlekteki her bir kızıl kan damlacığından faillere, umuda ulaşacağız. Ateşi orada çalacağız. Ateşi çalmak sadece yoldaşlardan vasiyet olduğu için değil; yüreğin git ve al dediği için farz oldu. Yoldaşlar, ateşi çalıyoruz. Işıklar içinde uyuyunuz.

Sürgündeki Mavi Çocuklar..

Hiçbir zaman diğeri ile benzeşmez. Bazı zamanların; günleri, yerleri, gökleri, hasretleri, sevdaları, insanları savrulur. Mevsimin sonbaharına denk gelen esmer zaman günleri; mutsuzluğa ve umudun kırılışına davetiye çıkarmaktadır artık. Bu anlarda geriye bakmamak gerek kızgınlıkla, geleceğe de korkuyla bakmamak gerek. Dokunulabilenlere bakılmalı farkındalıkla… Ama işte hayat bu doğruları formülleştiremiyor yürekte ve bilinçte… Çünkü sokaklar sürgündeki mavi çocukların seslerine kulaklarını tıkamıştır ve kaldırımlar onların ayak izlerini silmektedir her adımda… Tüm yananlardan uçuşan onlardan kalan küldür. Kendi küllerinden doğanlar, yaşamda son sözü söyler de denilebilir. Ancak küllerde artık bir arada değildir. Fırtına o denli hırçın ve acımasızdır ki; iki zerreciği dahi buluşturmaz toprakta ve gökte…

İhanet hayatı kendisine siper ettiyse, dizler hiçbir menzile yol alamaz. Gölgen üzerinden ip atlar, parça parça tükenirken  birazın. Zaten gidilebilinen yerde, öksüzlüğün memleketi olur. Ne istendiği bilinmeden gezinilir yapayalnız mendirek üzerinde. Çift taraf mavi deniz olsa da, yürek mavi karanlığa çalar. Güneş batınca bu memleket terk edilmek istenir. Kumsal çeker, sınır olur gidişe. Özel bir isim yazılır kumsala, dalganın sileceği biline biline. Dalgakıran kıramamıştır dalgayı. Çünkü su soğuk ve şefkatsizdi. Duyulan ve söylenen yalanlar, hafıza kaybına ilişkindi. Ama tarihin hafızasının kaybı  olmuyor. Tarih kırk yıl öncesini halen aklında diri tutuyor.

Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk, 130.000 çocuğu yoksul ailelerinden daha iyi yaşam vaadiyle alıyor. Burada kilise İmparatorluğa yardım ve yataklıkta kusur eylemiyor. Ailelerine çocuklarının nereye gönderildikleri söylenmiyor, çocuklara ise ailelerinin öldükleri söyleniyor. Çocuklardan kardeş olanları aynı ülkeye gönderilmiyor. Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Zimbabwe’de tarlalarda ve kötü işlerde çalıştırılıyor bu sürgün çocuklar. Yaşamları boyunca mavi düş gördürülmüyor. Zihinleri, bedenleri, ruhları istismarın en katmerlisini yaşıyor. Çok keyfi değildi çocukların beyaz sürgünlüğü. İmparatorluk sorumlu davranmıştır. Çünkü o zamanlarda; yani ikinci cihan harbi akabinde Kanada’nın ucuz iş gücüne, Avustralya’nın nüfusunun artışına, Zimbabwe’nin beyaz yöneticilere ihtiyacı vardı. 130.000 çocuk ihtiyaç üzerine sürgüne gönderilmişti. Ama çok da kibar medeniyetin beşiği. İhtiyaç üzerine gerçekleştirdiği bu uygulamanın asli unsurlarından, çocuk sürgünlerden özür diledi. Sürgünlerse nankörlük yapıp İmparatorluğa dava açtılar. Hatta daha da ileri giderek cinsel, fiziksel, psikolojik tacize uğradıklarını söylediler.

Gecenin karanlığına acı değil, sevda aksın diye hayatı idame ettirmeye devamda kararlı düş çocukları. Uzanırlar gökyüzüne, tutarlar yıldızları… Yapayalnız gülüş olur o çocuklar. Farklı iklimlerin insanıydılar. Sanki 130.000 çocuktan biriydiler. Midye satıyorlardı, Bodrum’un barlar sokağında. Karın tokluğuna mültecilik,  zor meşgale olsa gerek… Yoksulluğun rengi hep mavidir onlar için. Cevat Şakir için de sürgünün rengi mavi değil miydi zaten? Mavi sürgünlük ayrıcalık değil midir? Bu biraz küstürülmüşler,  karınları nerede doyuyorsa kendilerini oraya ait hissederler. Mayaları acıyla yoğrulmuş bu çocukların kalıcı hırsları yoktur. Ve onların da herkes gibi hayalleri, şöhretli figüranları vardı. Denizin tuzunu emerek beslenen midye siyah bir umut olur, limon sıkan parmaklarda. Yek düze günlerin geniş zamanlarına yaymışlardı düşlerini bu çocuklar. Ancak zaman da çabuk geçiyor ve büyüyordu bu çocuklar. Zaman; geceyi, midye satılan saatleri ve günü büyütür. Midye satan çocukları da…

Kalıcı olan her şeyin, acımasız bir kırılganlık ile karşılandığı sürecin, adilliği tartışmalıdır. Bu yazılanlar “Kırık Midyeler” filmi izlendiği için yazılmamıştır. İçeride bir ukde vardı. Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluğun sürgün çocukları ile midyeci çocukların kader birliği var gibi… Sokağın sakin bir köşesindeki her midye yemişlikte akla şu düşer; “Denizin tuzu, mavilik, okul, oyuncak, umut ve Mardin”… Yani Sürgündeki Mavi Çocuk… Yani düşlerin maviye düşmediği önceki hal…

BALKON KADINLARI

“Bizim oranın yazları kavrulur, çok sıcak olur damlarda yatarız. Bazen kızlar öyle derin uykulara dalarlar ki, düşer de bir daha uyanamazlar” bu cümle “Kayıp Şehir” dizisinden bir replik içinde ağır ve acı anlamlar yüklü…

Balkonlar, yaşamımızda, üzerindeyken önemini çok fark edemediğimiz bir yer işgal ederler. Balkonlar dışındaki dünyayla bağ kurarlar. Balkonların yüzleri hayata dönüktür. Evin kapalı olan tarafından kaçma isteğine yanıttır balkon. Tecritten kurtulmuşluktur diğer bir adıyla. Balkonları da mühim idi. Oradan içinde sipariş listesi ve para olan sepet sarkıtılırdı. Bakkal amca da siparişleri sepetin içine yerleştirir, paranın üstünde iliştirip çekilmeye hazır hale getirirdi. Eskinin sinema salonlarında filmi balkondan izlemek de ayrıcalıktı.

Bazen bunun için, gişeci ya da biletçiden torpilli olmak gerekebilirdi.

Fena halde ileri demokrasi cenkçisi Tayyip Erdoğan, ezilen cinse dair yapmış oldukları reformları ağzının içinde yuvarlar iken; ekrandaki altyazı bu yıl 50 kadının balkondan düşerek öldüğünü geçiyordu. Üstte Erdoğan gururla kadınlar için attıkları ileri adımları sıralar iken, alttaki bazı balkon kadınlarının öldürülmüş olabileceklerini ifadelendiriyordu. Her hafta bir kadının balkondan düşmesini yer çekiminin şiddetine bağlayamayacak isek, sebebi nerede sorgulamak gerekecek? Balkon kadınlarının sağ kurtulanlarında esrar daha çabuk dağılıyor. Çünkü sonuçta geride yaşayan en azından bir tanık kalıyor.

İstanbul’da Bildem Ağaca’nın sağ kurtulması sayesinde faili meçhul kalmadı cinayet girişimi. Eşi Barış Ağaca’nın kendisinden para talebine olumsuz yanıt veren kadın, balkondan atılmıştı. Şu anda iki ayağı felçli ve ömür boyu yatağa bağımlı. Çaresiz kadın iki ayağının bedelini ödetmek için adliye koridorlarında.

Yine İstanbul’da Fatma Şen 12 yıllık eşi tarafından bıçak zoruyla balkondan atlamak zorunda kalıyor. Vücudunda kırıklar bulunan Şen’in tedavisi devam ediyor. Adalet Bakanlığı da görülen davaya müdahil.

Diyarbakır’ın bağlar ilçesinde R.T. şüphelendiği eşi Ş.T.’yi balkondan atarak öldürüyor. Antalya’da 3 günlük gelin Fatma Yağcı 6. kattan düşerek hayatını kaybediyor. Yağcı’nın babası kızının ölümünden damadını sorumlu tutarak dava açıyor. İzmir Buca’da Aysel Korkut da evinin 3. katından düşerek yaşamını yitiriyor. Eşi “Balkonda hava almaya çıkmıştı” diyor.

Adana’da 21 yaşındaki Dudu Ş. Yine balkondan düşerek ölüyor. Çelişkili ifadeler veren koca gözaltına alındı. Çiftin 4 yaşındaki kızları “Babam annemi dövdü, balkondan itekledi” şeklinde ifade verince Muhammet Ş. tutuklandı ve hakkında müebbet hapis istemiyle dava açıldı.

2003 yılı Miss Model Of the World yarışması birincisi Aslı Baş’ın Bodrum’da turizmci Ahmet Bayer’in villasının terasından düşüp ölmesi günlerce tartışıldı. Ailesi kızlarının terastan atıldığını ve cinayete kurban gittiğini öne sürerken, işadamı Bayer ise genç kadının alkollüyken dengesini kaybedip düştüğünü öne sürdü. Bilirkişilerin olayın cinayet olduğunu rapor etmesi üzerine işadamının oğlu Hakan Bayer tutuklandı.

Dile gelen; balkondan düş(ürül)erek, öl(dürül)en yada öl(dürüle)meyen kadınlara ait dramdan çok küçük bir kesit. “Balkonların dili olsada konuşsa” sığ bir beklentinin ötesini ifade etmez. İnsanın dilini yuttuğu, gözünü yumduğu, aklını susturduğu zamanlarda…

Balkon kadınlarının yer çekimi değil gericilik ve kadına şiddetin olağanlaştırıldığı sistem içine çekip öldürülüyor. Oysa bu kadınlar tecritten kurtulmak için, hava almaya çıkmamışlardı balkona. Yüzü hayata dönük balkonları, kendilerine ölüm mekanı olarakta seçmemişlerdi. Bu kadınlar Toyoda’nın “Mavi ilkbahar” filminin oyuncuları asla değillerdi.

Bu kadınlar, kazandığı her zafer sonrası “balkon konuşması” yapan bir başbakan ile aynı ülkede yaşıyorlardı. Hazret kazandıkça “balkon konuşması” yaptıkça; balkondan ölüme uğurlanan kadınlara tanıklığını arttırdı. Onun artık balkon konuşması yapamadığı bir siyasi iklime, ülke kadar “balkon kadınları” da ihtiyaç duyuyor. Bu durum balkonları da özgürleştirecek, tecritten ve ölümden kurtuluş mekanlarına dönüştürecektir. Yeter ki; balkonlar sermayeye bağlanmasın, onun konuşma platformu olmasın…

Zaten bu durumda her balkon hayata ve özgürlüğe açılacaktır.

   

NE YAZAYIM BAŞSAVCIM?..

Sayın Bodrum “Cumhuriyet” Başsavcısı tebliğ göndermiş. Adaletin ilçemizdeki güvencesi, daha doğrusu en başı buyurmuş ki; “Bodrum Belediye Başkanı ve diğerleri hakkında dava kesinleşip, sonuçlanıncaya kadar yapılan haberlerin önlenmesi ve durdurulmasına”…
Emriniz olur efendim… Bizde yazmayız olur, biter… Beter bir durum yaşanmaz memlekette. Yasaklamaya gerekçe olan Basın Kanunun, özgürlükle ilgili maddeleri genellikle şöyle der; “Basın özgürdür. Kıl, tüy, ıvır, zıvır için bu özgürlük sınırlanır”. Allah’ın hakkı üçtürden hareketle pek çok sayın Başsavcı 3. Maddeyi keşfetmiş. Adalet; mülkün ve mülkiyetin temeli olalı beri, böyle bir hizaya çekilmeye tanık olmamıştır. Adalet Bakanı Sadullah Ergin 3. Yargı Paketi’nin “Basın özgürlüğünü perçinleyeceğini, yayın durdurma yasağının” artık sonlanacağını belirtmişti. Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın elimize imza karşılığı verdiği tebliğde “Tedbiren durdurma” yazıyor.

Tedbirli olmakta her anlamda fayda var. Trafikte tedbirsizlik yaşamsal, dramatik sonuçlar doğurur. Ülkede halen emniyet kemeri takmayan “Kopenhag kriterleri” ile uyumsuz sürücüler seyrediyor karayollarında. Kırmızı ışıkta geçmese bile; geçmeyi kafasından geçiren ayaklarını debrajla, gaz pedalı üzerinde raks ettiren şoförlerin sayısı da azımsanmayacak miktarda. İbreti alem için bunları trafik ışıklarına asamayız belki, ama en azından kırmızı da geçmiş muamelesi yapılabilir. Maazallah bugün aklından geçiren… Yatakta tedbirsizlik ise, hesapta olmayan çocuk doğurur. Hele de son dönem ki; “Kürtaj açılımı”, yatakta tedbirin önemini daha bir mahiyetlendirmiştir. Kısa süre önce üzerine “İmamın Olimpiyatı” başlıklı yazı yazdığım, kamuoyuna “Türkçe Olimpiyatları” olarak yutturulan sirk oyununu izlemeye gitmiştik. İskender Doğer yoldaşım, oğlu ve ben etkinliğin düzenlendiği Antik Tiyatro’ya alınmadık ama tedbiren gözaltına alındık. Bodrum İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı kitlesel bir ekip tarafından, eylem yapma potansiyelini damarlarımızda taşıdığımız için tedbiren bu uygulama gerçekleştirilmişti. Tedbir alınmasaydı, üstüne birde Antik Tiyatro’ya girebilseydik; izah etmeye Türkçe’nin yetmeyeceği sonuçlar doğabilirdi.

Tedbir alındı dil kurtarıldı. Elden gitmedi. Peki ya din? Dinin elden gitmemesi için, genel olarak tedbiren değil, tekbiren yöntemler daha etkili oluyor. Malatya’da bir grup sahurda sürüler halinde dolaşan, dini hassasiyeti yüksek vatandaş bir Alevi evini taşladı. Bu tamamen tekbiren bir önlemdi. Bu Alevi evi tekbir getirilerek taşlanmasaydı oruç tutmamayı aklından geçirenler artabilirdi. Tedbir ve tekbir arasında kutsal bağ kurularak, yoldan çıkmanın önüne geçilmiş oldu.

KCK, Ergenekon dava dosyaları Ümraniye çöplüklerinde dolanırken; efeciğimin davası üzerindeki, devlet yüksek hassasiyetini anlamak zorlu bir meşgale olmasa gerek. Yargı paketi de, biraz Ramazan kolisine benziyor gibi. İçinden ne çıkacağı belirsiz. Her ikisi de ihtiyaç sahiplerini gözetir. Paketlerin de, kolilerin de iktidarın mübarek ellerinde dolaştığı şu günlerde, yargıda karmaşa duraksız hallerde. Bir mahkemenin kararını diğeri bozuyor. Bir savcının gözaltına aldırmaya çalıştığı MİT müşteşarını, diğeri kolluyor. Ekranlarda dahi “Hukukçular” yorum savaşlarına tam gaz devam ediyorlar. Buna şöyle çözüm üretilebilir. Yargıtay, Danıştay, anayasa-babayasa mahkemeleri STV’ye bağlanabilir. Anımsarsak
STV’deki “Kollama” dizisinde özel yetkili savcı Zekeriya Öz’ün görevden alınacağı bir hafta öncesinden oynanmıştı. Yine aynı kanalın “Gereği düşünüldü” programında kurulan sanal mahkemelerin tamamı gerçekle kucaklaşıyor. STV’nin hukuk kararları bir süre sonra kalem memurları tarafından kağıda dökülüyor. Ne gerek var değil mi bürokrasiye?…

Ne yazayım sayın Başsavcım? ..Papua Yeni Gine’nin Delalet Ve Kaldırma Partisi varmış. O partinin genel başkanı ve Yeni Gine Başbakanı yerli Pigmeler’e “Hepinizden en az üç çocuk istiyorum”, “Benim görevim Yeni Gine’yi pazarlamak” demiş. Papua Yeni Gine’de “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana. Bilmem söylesem mi, söylemesem mi?” Son olarak; Papua Yeni Gine’de halkın seçtiği bir Belediye Başkanı tutuklanmış. İçerideyken başkan görevden alınmış Yeni Gine İçişleri Bakanlığı tarafından. Sonra bölgenin Başsavcısı da, tedbiren konuyla ilgili yayın yasağı koymuş. Bunu yazarsam Papua Yeni Gine yasalarına göre mi, Türkiye
Cumhuriyeti yasalarına göre mi yargılanmam icap eder? Sayın Başsavcım halen ne yazacağım konusunda sizden ışık alabilmiş değilim. Ne yazmayacağıma karar verenden, ne yazacağım konusunda yardım talep etmek garip mi? O zaman, şu anda okuduğunuz gibi ortaya karışık yazı çıkıyor. Okura ayıp oluyor bu durumda. Kamuoyunun sizlerin bizleri yönlendirmesine ihtiyacı var sayın Başsavcım. Bu arada unutmadan iftarınızı nerede bozacağınızı merak etmeksizin, Ramazan’ınız Hayırlı Olsun Başsavcım.

PENA-MIZRAP ARASINDA HAYAT…

Özgül, geçen yıl Rize Meslek Yüksek Okulu’nu kazanıyor. Şuurlu Öğretmenler Derneği (ÖĞ-DER) yurdunda ikamete başlıyor. Bu yıl tıkladığı yurdun kapısı duvar oluyor. Yurt yönetimi “Artık yurtsuzsun” sözlü tebliğinde bulunuyor. İçeri girme umudunun sıfırlandığı kapıda “Ahlaki davranışlarındaki bozukluğun” bedelini ödediği fısıldanıyor. Suç kabarmasının boyutları, (B!)ÖĞ-DER yöneticisi ifşa edince dudak uçuklatıp, yürek hoplatıyor. Devamını Oku PENA-MIZRAP ARASINDA HAYAT…

MUTLU YILLAR FAŞİZM

28 Aralık gecesi saat 21.30… Uludere’nin Ortasu köyünde, beyaz karlar üstünden kanlı su akıyordu. Akan, canları pahasına bir avuç ekmek için kaçağa çıkmış 36 masum köylünün kanıydı. “İnsansız Hava Uçakları” toplu bir hareket sezmiş. Sonrası malum. Adı üzerinde “İnsansız…” İnsanlık beklemek, ekmek derdinin ne olduğunu anlatmak mümkün değil. Duygusu, ruhu, aklı yok bu araçların. Tıpkı üretenleri, kullananları gibi sahibine çekmiş araçlar. Hani mahalle, sokak aralarında küçük köpekler vardır. Yabancı birisi girdiğinde bunlar gürültüyü çıkarırlar. Azılı, büyük köpekler ise gerçek saldırıyı düzenlerler. Bu insansızlar ile F-16’lar arasında da böyle bir işbölümü var sanırım. Ancak mahalle ve sokak köpeklerinin işbölümü daha insancıl. Çünkü saldırdıklarının kendisini savunma şansı var. Peki üzerine gökyüzünden kimyasal yağan kaçakçının böyle bir şansı olabilir mi? Zaten buna karşı koyabilme kudreti olsa ne işi var kaçakta, can pazarında? Devamını Oku MUTLU YILLAR FAŞİZM